ÜLKE RİSKİNİ ARTIRAN ANA BİLEŞEN YÖNETİLEMEYEN EKONOMİDİR
İran’da başlayan askeri gerilim ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ardından petrol fiyatlarında yaşanan artışın, Türkiye ekonomisindeki kırılgan yapıyı yeniden açığa çıkardığı görülmüştür.

ÜLKE RİSKİNİ ARTIRAN ANA BİLEŞEN YÖNETİLEMEYEN EKONOMİDİR
İran’da başlayan askeri gerilim ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ardından petrol fiyatlarında yaşanan artışın, Türkiye ekonomisindeki kırılgan yapıyı yeniden açığa çıkardığı görülmüştür. İktidarın bu süreci öngöremediği ve gerekli hazırlıkları zamanında yapamadığı ortaya çıkmıştır.
TCMB’nin 12 Şubat 2026 tarihli enflasyon raporunda Brent petrol için, jeopolitik risklerin azalacağı öngörüsüyle 2026 yılı için 60,9 dolar baz alınmıştır. Eylül 2025’te açıklanan 2026 yılı Orta Vadeli Program projeksiyonlarında ise 65 dolar baz alınmıştır. Ancak gelişmeler sonrası fiyatın 91 dolara yükselmesi, yüzde 49,42’lik ciddi bir sapma anlamına gelmektedir.
Kaldı ki TCMB ile Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bile öngörülerinin uyuşmadığı net olarak görülmekteyken, enerjide dışa bağımlı bir ülkenin sınır komşusunda büyüyen çatışma riskini ve Hürmüz Boğazı gibi kritik bir geçiş hattına ilişkin tehlikeleri hesaba katmaması kabul edilemez.
Yılın ilk üç ayında bileşik enflasyon yüzde 11,18 seviyesine ulaşmıştır.
Mevcut koşullarda yıl sonu enflasyonu hedefi gerçekçilikten uzaklaşmıştır.
Hedef aralığı revize edilmesine rağmen nokta hedefin korunması, piyasalara ve topluma çelişkili mesaj vermekte ve bunun da güvenilirlik kaybını derinleştirdiğini ifade ediyorum.
Bu gelişme öngörülemez değildi. Gerilim aylardır tırmanıyordu. Uluslararası çevrelerde askeri operasyon ihtimali ve Hürmüz Boğazı’nın kapanma riski açıkça konuşuluyordu. Dolayısıyla burada beklenmedik bir durumdan değil, görmezden gelinen bir riskten söz ediyoruz.
Akaryakıtta Eşel Mobil Sistemi üzerinden sağlanan yüzde 75’lik ÖTV desteğinin vatandaş açısından kısa vadede koruyucu bir adım olduğunu, ancak bunun bütçe açığı, borçlanma baskısı ve mali disiplin açısından ağır sonuçlar doğuracağını belirtmek gerekir.
Pompadaki artışı sınırlamak vatandaşı geçici olarak korur; fakat bütçe üzerindeki yük büyüdükçe sorun çözülmüş olmaz, sadece ertelenmiş olur. Asıl sorun, ekonomi yönetiminin bu jeopolitik riski neden zamanında dikkate almadığıdır.
Risk hiç görülmediyse ayrı bir zaaf, görüldüyse ama B planı hazırlanmadıysa daha büyük bir zaaf vardır. Her iki durumda da karşımızda stratejik planlama kapasitesi zayıf bir yönetim anlayışı bulunmaktadır.
Savaş sonrası gündeme getirilen gelir artırıcı mali tedbirler de krizin önceden öngörülemediğini göstermektedir. Türkiye’nin günü kurtaran tedbirlerle değil, güçlü kurumsal yapı ve uzun vadeli planlama ile yönetilmesi gerekmektedir.
Ülke riskini artıran ana bileşen yönetilemeyen ekonomilerdir.
Türkiye’nin ihtiyacı, olaylar olduktan sonra değil, riskler oluşmadan önce harekete geçen bir ekonomi yönetimidir. Bu nedenle kurumlar üstü ana şemsiye niteliğinde DPT’nin acilen yeniden kurulması gerekmektedir.






