TÜRKİYE YARIN VE DİĞER YARINLARA HANGİ GERÇEKLERLE UYANACAK?
Bazen tarihin ağırlığı, bazen bugünün yorgunluğu, bazen de yarının belirsizliği bu soruyu daha da keskinleştiriyor. Siyasi iklim giderek sertleşirken, toplumun vicdanında biriken sorular artık cevapsız kalamayacak kadar büyük.

TÜRKİYE YARIN VE DİĞER YARINLARA HANGİ GERÇEKLERLE UYANACAK?
Türkiye uzun yıllardır siyasetin sert rüzgârları içinde savruluyor. Toplumun bütün kesimlerini etkileyen bu siyasi atmosfer, artık yalnızca bir yönetim biçimi tartışması olmaktan çıktı; ülkenin geleceğini, birlik duygusunu ve devlet aklının sürekliliğini sorgulayan bir döneme dönüşmüş durumda. Dün yaşananların ağırlığı ile yarın karşılaşacaklarımız arasında sıkışmış bir halde, ülke olarak hangi gerçeklerle yüzleşeceğimizi düşünmek zorundayız.
Bugün Türkiye’de siyaset, halkın yaşam kalitesini artırmak yerine, çoğu kez siyasetçilerin kendi konfor alanlarını genişletme yarışına dönüşmüş gibi görünüyor. Demokratik zeminde üretilmesi gereken politikalar, yerini kutuplaşmanın derinleştirdiği, toplumsal fay hatlarını harekete geçiren söylemlere bıraktı. Yirmi yılı aşan bu dönemde yapılanlar, yapılmayanlar ve sürekli ertelenen reformlar, artık Türkiye’nin sadece bir yönetim problemi olmadığını; aynı zamanda bir zihniyet tıkanıklığı yaşadığını gösteriyor.
Geçmişte yaşanan bazı süreçler, toplum hafızasında hâlâ derin izler taşıyor. Terörle mücadelede ortaya çıkan bedeller, verilen şehitler ve toplumsal acılar, milletin ortak vicdanında büyük bir sarsıntı yaratmışken, bu acıların siyasetin gündelik tartışmalarına malzeme edilmesi haklı olarak tepki topluyor. Devletin temel meselesi olan güvenlik, hukuk ve adalet başlıkları, siyasi hesaplara göre değil, devlet aklının sürekliliğine göre ele alınması gereken konulardır. Bu alanların herhangi bir şekilde zafiyete uğraması, yalnız bugünün değil yarının da en büyük riskidir.
Türkiye’de zaman zaman yaşanan açılım süreçleri, hukuk zemini, toplumsal beklentiler ve güvenlik hassasiyeti açısından her dönem tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmaların özü şudur: Devlet, hangi adımı atarsa atsın, bunu hukuk devleti ilkesinden sapmadan, milletin ortak değerlerini zedelemeden ve toplumsal bütünlüğü koruyarak yapmak zorundadır. Aksi hâlde atılan adımlar, toplumda yeni kırılmalar yaratır.
Ülkemizin demografik yapısı, kültürel çeşitliliği ve sosyal dokusu bir zenginliktir. Ancak bu çeşitlilik, siyasetin aracı hâline getirildiğinde sorunlar büyür. Bugün Türkiye’nin temel problem alanlarından biri de budur. Etnik, mezhepsel veya kültürel unsurlar üzerinden yapılan siyaset, hem toplumsal dayanışmayı zayıflatıyor hem de ülkenin gelişmiş demokratik standardını geriye çekiyor. Bu topraklarda yaşayan herkes eşittir; devlet bu eşitliği korumakla yükümlüdür.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, eleştirel akıl, bilimsel düşünce, laiklik, ulusal egemenlik ve hukukun üstünlüğü üzerine kuruludur. Atatürk’ün bıraktığı bu miras, bugün hâlâ Türkiye’nin en sağlam dayanağıdır. Ancak bazı dönemlerde bu ilkelerden uzaklaşıldığını görmek, toplumda haklı bir kaygı yaratmaktadır. Laiklik ilkesinin zayıflaması, yargının tartışılır hâle gelmesi, kuvvetler ayrılığının dengelerinin bozulması ve ulus devlet şuurunun zayıflaması gibi başlıklar, yalnız bugünün değil geleceğin de temel meseleleridir.
Demokrasinin üç ana ilkesi olan laiklik, kuvvetler ayrılığı ve ulus devlet bilinci, yalnızca birer anayasal kavram değildir; aynı zamanda bir toplumun yönünü belirleyen pusulalardır. Bu pusulanın şaşması, devletin temel düzeninden günlük yaşamın en küçük ayrıntısına kadar her şeyi etkiler. Bugün bu ilkelerin hangisinin tam anlamıyla işlediğini sorgulamak, bir vatandaşlık görevidir.
Yargının bağımsızlığı yalnızca hukuki bir ilke değildir; aynı zamanda halkın devlete duyduğu güvenin temel kaynağıdır. Eğer hukuk, toplumun bir kesimine güven vermiyor; bireyler adalet arayışında kendilerini yalnız hissediyorsa, bu durum devletin köklü yapısına zarar verir. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki dengenin bozulması ise demokrasiyi zayıflatan en önemli unsurdur.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu riskleri yalnız dış kaynaklarda aramak da yanıltıcı olur. Elbette küresel güçlerin bölge üzerindeki hesapları vardır; ancak esas olan, içeride birliğin korunması, kurumların sağlamlaştırılması ve toplumsal güvenin yeniden tesis edilmesidir. Tarih boyunca karşılaştığımız zorlukların üstesinden gelmemizi sağlayan şey, millet olma bilincimiz, ortak değerlerimiz ve dayanışma ruhumuzdu.
Bu ülkenin dününü anlamadan yarınını inşa edemeyiz. Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkmak ancak bilimle, hukukla, eğitimle, liyakatle ve devlet aklını rehber edinmekle mümkündür. Türkiye’nin geleceği, kişilere değil, ilkelere bağlı bir yönetim anlayışından geçmektedir.
Bugün yapılması gereken, ülkeyi gerilimlerden, kutuplaşmalardan ve toplumsal ayrışmalardan uzak tutarak ortak paydada buluşturacak bir demokratik olgunluğun tesis edilmesidir. Bu millet, yüz yıllık Cumhuriyet tecrübesiyle, karşılaştığı her güçlüğü aşacak bir birikime sahiptir. Yeter ki adalet, liyakat ve devlet aklı yeniden güçlü bir zemine oturtulsun.
Türkiye yarın hangi gerçeklerle uyanacak?
Bunu belirleyecek olan: Toplumsal hafızamız, demokrasi ısrarımız, hukuka sadakatimiz ve ortak geleceğe duyduğumuz inançtır.






