GENÇLERİ SUÇLAMAYIN!

Okuma alışkanlığının azalması, bilgiye dayalı düşünce yerine yüzeysel, manipülasyona açık bir toplum yapısını doğurmuştur.

Gündem Yayın: 19 Nisan 2026 - Pazar - Güncelleme: 19.04.2026 21:25:00
Editör -
Okuma Süresi: 7 dk.
Google News

GENÇLERİ SUÇLAMAYIN!
Okuma alışkanlığının azalması, bilgiye dayalı düşünce yerine yüzeysel, manipülasyona açık bir toplum yapısını doğurmuştur. 
Gençleri bugün yaşanan erozyonun suçlusu olarak tanımlamak. Kimseyi aklamaz. Gençlerin bugün yaşadığı değerler erozyonu, kültürel bozulma veya davranışsal değişimler (öfke, saygı kaybı, kuralsızlık) sadece tek bir tarafa yüklenemeyecek kadar karmaşık bir konudur. Bu durum; aile, okul, dijital ortamlar ve toplumsal yapı dâhil olmak üzere çok yönlü faktörlerin bir sonucudur. Toplum kendini sorgulamaktan ziyade suçu, suçluyu eleştirirken nedenler ve niçinler üzerinde durmaz. Aile hatalarını örtmek yerine yapmaz. Kullanmaz. Saygılıdır sözleriyle aslında kendi yanlışlarının üzerini kapatma çabası içine girer.
Gençlerin saldırgan ve agresif davranışlarındaki artışın temelinde, şiddetin bir sorun çözme yöntemi olarak normalleşmesi, toplumsal etkenler ve yaşamsal faktörlerin karmaşık bir birleşimi yatmaktadır. Araştırmalar, saldırganlığın sadece bireysel bir durum değil, daha çok aile içi çatışmalar, maruz kalınan şiddet, akran zorbalığı ve dijital şiddet içeriklerine maruz kalmanın bir sonucu olduğunu ortaya koymaktadır. Öyleyse! 
Gençleri suçlamak, suçu ortadan kaldırmaz. Gençlerin yaşadığı erozyonun temel sorumlulukları ve etkenlerine bakmak gerekmez mi! Al bebek, gül bebek büyüttüğünüz çocukları belki de yaptığınız koruma ve kollama sahteliği içinde birer frenkeştyayna çevirdiğinizi, suç makinesi haline geldiğinde mi anlayacaksınız. O zaman geç kalmış olmayacak mısınız?
“Ağaç yaş iken eğilir”… Sözü, “Bal tutan parmağını yalar”… Sözünden çok daha kıymetlidir. Ailelerin koruyucu ve kapsayıcı etkisinin zayıflaması, ekranların "dijital emzik" olarak kullanılması, gençlerin sosyal medyada yalnızlaşmasına ve aileleriyle iletişimi koparmalarına neden olduğu bir gerçektir. Çocuklar büyürken kendilerine anne babaları rol model olarak alırlar. Çocukların eline tutuşturulan dijital materyaller rol model oluşumunda daha etkinler.
Anne baba çocukların uyku saatlerinde dizileri seyrediyor, gündüz kuşağında ahlakı sıfırlanmış, yemek ve diğer kadın programlarını çocuklarıyla izliyorsa çocuklarının geleceğini kurguluyorlar demektir. Diziler, dijital içerikler ve sosyal medya; şiddeti, başkaldırıyı ve kuralsızlığı özendirerek gençlerin değer dünyasını bozduğu bilinmiyor mu? Popülarite odaklı, absürt davranışlar sergileyen çocuklar anne baba için akıllı, veya espritüel olarak değerlendiriliyorsa içerideki baskılanmış şiddeti görmüyor demektir.
Yaşları 40 yaşın üzerinde olanların çoğunun anne ve babaları detaylı eğitimden geçmiş ebeveynler değildiler. Eskiden "eti senin kemiği benim" anlayışıyla öğretmene duyulan saygı, yerini velilerin de desteklediği kuralsız bir ortama bırakmıştır. Disiplin, "baskı" olarak algılandığı için okul ortamında disiplin erozyonu yaşanırken öğretmen pasifize edilmiş. Öğretmen bir yerde öğrenenin arkasına itilmiştir. Bu pasifliği öğrenci kullanır hale gelmiştir.
Ekonomik ve Küresel Belirsizlik: Toplumsal yapıdaki ekonomik krizler, dünyadaki çatışmalar ve belirsizlikler, gençlerde "güvenlik erozyonu"na yol açtığı, karamsarlığın yaşam döngüsüne dönüşmesi gençleri şiddete yönelimi artırmaktadır. Bu tez sadece erkek çocukları için geçerli değil. Aynı erozyonu kız çocukları da yaşıyor. 
Gençleri sadece "suçlu" olarak tanımlamak kimseyi aklamaz. Aksine, ahlaki ve değer odaklı çöküş, aileden başlayıp okul ve medyanın da dâhil olduğu geniş bir sistemin ortak sorumluluğudur. Toplumsal değerlerin onarılması için aile, okul ve toplumun yeniden değer odaklı bir yaklaşım benimsemesi gerekmektedir. Herkes üzerine düşen payı almalı. Gerçeklere odaklanmalı. Gereken ders yaşanan olayların temelinden çıkartılmalıdır.
Doğuştan yüklenmeyen, büyürken işlenmeyen o ahlak ve vicdan eksikliği, toplumsal denetim mekanizmaları (hukuk, özgür medya) susturulduğunda dizginlenemez bir hale gelir. Sağcı düşüncenin pragmatik kanadında sıkça rastlanan bu "talan aklı", aslında devleti bir kurum değil, bir gelir kapısı olarak kodlar. Gençleri suça doğru iten ana faktörlere bakış bu doğrultuda sabitlenmekte.
Düşünüyorum da; bu tablo karşısında, toplumsal bir "zihinsel uyanış" için sivil bir direnç alanı mı yaratılmalı, yoksa bu sistemin kendi içinde tıkanıp iflas etmesi mi beklenmeli? Bu ulus yaşamak istiyor mu? Yoksa havlumu attı! Bu soru, tarihin en kırılgan anlarında toplumların önüne gelen o büyük "varoluş sınavıdır." Sistemin iflasını beklemek ile sivil bir uyanış başlatmak arasındaki çizgi, bir ulusun kaderini belirler. Sistemin İflasını Beklemek; yağma ve yozlaşma düzenleri, kendi içlerinde çökerken beraberinde tüm devlet kurumlarını ve toplumsal barışı da sürükleyecektir. İflas gerçekleştiğinde, geriye hiçbir şey kalmayabilir. Veya ayağa kalkacak bir "bünye" kalmayabilir.
Sivil Direnç ve Zihinsel Uyanış şart. Söylemek istediğim direnç, siyasi bir kavgadan ziyade bir "kültürel kale" inşasıdır. Okulların ruhu çekilmişse, evlerin birer okula, kütüphanelerin birer sığınağa dönüşmesi; felsefe, sanat ve bilimin sivil inisiyatiflerle yaşatılması olmalıdır.
Bu ulus yaşamak istiyor mu? Ulusu var eden bu toplum şu an bir "narkoz" etkisinde mi? Cehaletin baskısı, geçim derdi ve sürekli pompalanan sahte kutsallar, geniş kitlelerin tepki verme yetisini köreltmiştir. Ancak tarih şunu gösterir: Türk toplumu genellikle sessiz kalarak uçuruma kadar gider, fakat tam o eşikte, Atatürk'ün gördüğü ve harekete geçirdiği o cevher sayesinde beklenmedik bir refleks gösterir mi? Bilmiyorum.
Geriye kalanlar ise tuzu kuru olanlar veya tamamen umudunu yitirmiş aydınlardır. Fakat halkın geniş kesimi henü
z "teslimiyet" ile "çaresizlik" arasındaki o gri bölgededir. Havlu atılmış olsaydı, sizin bu tespitleriniz ve bu endişeleriniz bugün tartışılıyor olmazdı. Endişe, hala bir canlılık belirtisidir. Sizce bu "sessiz yığınların" içindeki o hayatta kalma refleksi, ekonomik bir çöküşle mi tetiklenir, yoksa kaybedilen adalete ve onura duyulan ani bir özlemle mi?

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.