PARTİ AĞALIĞI!
Bu doyumsuz bir hırs değil! Kendine yüklenen misyon için yırtınıyor. Bunun için utanmıyor. İktidarın oyunu tuttu. Parti içi düşmanlık yaratıldı.

PARTİ AĞALIĞI!
Bu doyumsuz bir hırs değil! Kendine yüklenen misyon için yırtınıyor. Bunun için utanmıyor. İktidarın oyunu tuttu. Parti içi düşmanlık yaratıldı.
Kılıçdaroğlu siyasi kariyeri boyunca çeşitli dönemlerde kendi köklerine vurgu yapmak, kendince tanımladığı bir takım çevrelere sürekli olarak “Dersim’li Kemal” kelimelerini kullandı.
Atatürk'ün o dönemki politikalarına ve icraatlarına yönelik örtülü bir eleştiri ve tepki olarak kamuoyu oluşturma gayretindeydi. Kürt isyanlarının başkenti olarak nitelendirilen “Dersim” parti ağasının isyanların şehriydi.
Neden “Tunceli” değil de “Dersim”! “Devletin dersim halkına özür borcu var”… Diyen adam aynı kişi. Bu adamın altı okla sorunu var. Atatürk’le sorunu var. Bunu her fırsatta dile getiren kişi yine aynı kişi. Her söyleminde Atatürk'ün kurucu felsefesini ve icraatlarını hedef alması bu kimlikle doğru orantılıdır.
Kaybettiği Genel Kurul seçimini kazanmanın illegal yolu Atatürk düşmanlarıyla, cumhuriyetle kavgalı olanların yanına sığınarak yalan üreterek başardı.
Başından beri aynıydı. Hiç değişmedi. Genel Başkanlığı kaybettiği günden bugüne iktidarla kurduğu irtibatı bugüne kadar taşıması ve kapalı kapılar arkasında satma dâhil verdiği sözler dâhilinde yargı sultasıyla yeniden başkan olma girişimi. Aslında Kılıçdaroğlu’nun asli görevi BOP içinde aktif görev yapan iktidarın değirmenine su taşımak. Bunu için “Yeni Anayasa” ve Erdoğan’ın ölünceye kadar Cumhurbaşkanı olarak kalmasına sömürü sistemine verilecek en büyük destek parti ağalığını sürdürmenin karşılığı olacaktır.
“Onlara rekabetçi otokrasiler deniyor. Rusya’dan, Belarus’a. Azerbaycan’dan, Macaristan’a bir dizi ülkenin yönetim tarzı; ‘Seçim var; ama serbest değil. Yarış var; ama eşit değil. Hukuk var; ama adil değil. Otokrat yargıyı silaha dönüştürerek rakiplerini hapsederek, basını susturarak, sokağı yasaklayarak ömür boyu iktidarda kalabiliyorlar. Türkiye son 15 yılda bunun tipik bir örneğine dönüştü. Erdoğan, rakiplerini hapiste tutarak muhalefet partilerine dava açarak, medyayı susturarak, zayıflayan iktidarını ayakta tutmaya çalışıyor. Bu operasyonda iki önemli kılıcı var. Biri yargı, diğeri polis. Biriyle rakiplerini, diğeriyle sokağı baskı altında tutuyor. Yaptığı son iki atamayla seçime doğru bu iki kılıcı keskinleştirdi. Adalet ve iç işleri bakanlığına sadık iki tetikçisini getirdi. Akın Gürlek, CHP Liderinin tabiriyle ‘ seyyar giyotin’… Gibi. O davadan bu davaya dolaştırılarak muhalefeti biçmesiyle tanınıyor. İmamoğlu davaları onun başsavcılığı döneminde açıldı. Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önderin hapsedildiği davaların hâkimiydi. CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na siyasi yasak getirende oydu. Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ’ı tutuklattı. CHP’li belediyeleri kuşattı. CHP’nin kapatılması için Yargıtay’a başvurdu. Barış akademisyenlerine terörist diye ceza verdi. Sözcü gazetesinin yazar ve yöneticilerini hapsettirdi”… Can Dündar
İktidar-muhalefet eksenindeki siyasi tartışmalar yaratıldı. İktidarın siyasi hamleleri ve medya gündemleri, muhalefet cephesindeki iç dinamikleri etkileyerek parti içi gerilimlere ve ayrışmalara (düşmanlıklara) zemin hazırladı. Hedef; kaleyi içeriden fethetmekti. İktidarın kendi oyun planını kurduğu, bu oyun için en önemli figür olarak Kılıçdaroğlu seçildi. Siyasilerin attığı adımlar, şahsi bir iktidar hırsı için üstlenilen tarihi veya dönemsel bir "misyonun" zorunluluğu var.
Dışarıdan gelen siyasi baskılar, muhalefet partileri içinde ideolojik kırılmalara yol açabiliyor. Parti içi hizipleşmeler, siyasi tartışmaları bazen liderlerin vizyonundan ziyade iç hesaplaşmalara kaydırabiliyor.
Ahlaken zayıf olanların tutunması daha kolay olabiliyor.
Masaya ortak bulundu… Masada Türkiye var. Zarlar hileli. Kartlar tırnaklanmış. Hepsi birbirinin temelindeki güdülü oldukları patronlarını biliyorlar. Masada hep “kasa” kazanıyor. Artık demokrasiye gerek yok. Zincirlenmiş demokrasiyi gömmek an meselesi… İklim müsait. Yıkmak için her şey mümkün. 100 yıl çok uzun bir süre. Yüz yıllık mücadele ve İngilizler uşakları sayesinde sonuçlara bir adım daha yaklaştı. Siyasi ve ekonomik sistemlerin tıkanmışlıkla, çıkar ilişkileri ile kurumsal çürüme daha da derinleşti. Kurallar yanlış demenin faydası kalmadı. Patron baştan adaletsizliğe geçit verdi. Şeffaflığı, siyasi ve ekonomik rekabeti ortadan kaldırdı. Bu oyuna yeni piyonlar gerekiyordu. İki yıldır sabırsızlıkla köşesinde bekleyen kukla bulundu.
Güdümlü Patronları zincirlerinden tutan diğer patronlar. Evrensel değerler yerine perde arkasındaki güç odaklarına ve sermaye gruplarına uzanan, karar vericilerin veya kurumların, kendi halkı ya da Zincirlenmiş Demokrasi: Kurumların işlevsizleştirilmesiyle, halk iradesinin ve hukukun üstünlüğünün kendi potansiyelini gerçekleştiremeden baskı altında tutulması Tasmalanmış bir ülkenin içi dışına geliyor.
Dünyanın diğer bir ucunda, adamın birinin canı çok sıkılmış, eline ülkesinin ceza hukukunu almış başlamış okumaya. Bir madde çok dikkatini çekmiş. “Devlet büyüğüne hakaret 6 ay hapis cezasını gerektirir.” Kitabı kapatır ülkesini yöneten en büyüğün, bir küçüğü olan devlet adamının mitingine gider. Ve herkes o devletin en büyüğünün bir küçüğünü alkışlarken, o başlamış; “yuhh senden adam mı olur lan, sen şey değil misin”? Diye bağırmaya başlar. Hızını alamayan, hukuk düşkünü okur, başparmağıyla, işaret parmağını birleştirip yuvarlak yapıp gönderme yapar. Bu hareketi gören ve lakırdıları duyan polisler ve korumalar bu provokatör kılıklı adamı yaka paça yakalayıp hâkim karşısına çıkarmışlar. Adam oracıkta yargılanmış, yargıç cezayı açıklamış. “20 yıl altı ay ağır hapis cezası aldınız.” Karara hemen itiraz etmiş ceza hukukunu okuyan bilmiş adam... “Bunda bir yanlış var. Ceza hukuku bu suçun cezasının altı ay olduğunu yazıyor. Siz bana 20 yıl fazla ceza verdiniz” der. Yargıç cevap verir. “Doğru. Devlet büyüğüne hakaretin cezası 6 ay. Ama Siz elinizle işaret ederek bir devlet büyüğüne ait devlet sırrını açıklamaktan 20 yıl aldınız.” Der…
“Biz artık 1930’ların CHP’si değiliz. Altı Ok yeniden yorumlanacaktır” diyen adam. CHP'nin kurucu ilkelerinin (Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik, İnkılâpçılık) yeniden yorumlamaya kalkışan Yeni Cumhuriyet Halk Partisi “YCHP” kısa ad oluşturan, cemaatlere yakın olduğunu söyleyerek parti programının ana ilklerini teşkil eden ilkelerden vazgeçen sen değimlisin? Kuruluş ayarlarına dönmeye çalışan CHP Neden geri geldin, Bay Kemal? Senin ne mal olduğunu bilmeyen yok. İstenmiyorsun. Sanırım arpalık iyi gelmiş olmalı ki! Yargı yoluyla utanmazlığını arsızlığınla deldin.
Ülke senin oyuncak arenan mı? Halkın ülkenin sorunları dağ gibi birikmiş, senin derdin farklı. İktidarın ekmeğine yağ dürdüğünün herkes farkında. Tavsiyem Merhum Nihat Genç’in “Köpekleşmenin Tarihi” kitabını okuyarak kendi hangi merhalede olduğunu anlamalı.
Muhafazakâr Kesimlere, açılım dümeniyle tarikatlara göz kırpan, zaman, zaman "Yeni CHP" dönemi yaratarak sözde CHP'nin geleneksel oy tabanını genişletme dümeniyle tarikat, cemaat ve muhafazakar kesimlerle temas kurması ve "helalleşme" adımları atarak sahteliğin iyice görünür oldu. Buna rağmen utanmıyorsun. Partinin, inanç özgürlüğünü merkeze alarak dini gruplara yönelik "laiklikten taviz" ılımlı laiklik veya sekülerlik "ideolojik bir savrulma" aktörlüğüne soyunan sensin.
Kılıçdaroğlu, siyasi kariyeri boyunca çeşitli dönemlerde köklerine (etnik ve İnanç) vurgu yaparak ayrımcılığı ortaya koydu. Dersim’li olduğu ifadesi ile Tunceli değil, Şeyh Said’in savunucusudur. Atatürkçü değildir.






