BUGÜN; 15 TEMMUZ 2016 İMAM; İMAMA KARŞI!
Birilerinin bayramı, birilerinin ölümü, birileri için Allahın lütfü oldu. Hiçbir şeyden haberi olmayan, verilen emri yerine getirmek için sahaya sürülen Askeri öğrencilerin, Askerlerin boğazlarını keserek katletmenin bayramı olmaz. Bu kara gündür.

BUGÜN; 15 TEMMUZ 2016 İMAM; İMAMA KARŞI!
Birilerinin bayramı, birilerinin ölümü, birileri için Allahın lütfü oldu. Hiçbir şeyden haberi olmayan, verilen emri yerine getirmek için sahaya sürülen Askeri öğrencilerin, Askerlerin boğazlarını keserek katletmenin bayramı olmaz. Bu kara gündür. Bu alçaklığı yapanlara gazilik unvanı vermek ayrı bir ahlaktır. Bunun adı asla “Demokrasi” bayramı olamaz. Demokrasi diyorsanız 25 yıldır bu ülkeye yaşatılanları iyi okuyacaksınız. Hangi demokrasi?
Bedel Türk Silahlı Kuvvetlere ödetilerek konuşlandığı kışlalar ranta açıldı. Okulları ve hastaneleri kapatıldı. Kemalist ve Ulusalcı General ve Subaylar hızla tasfiye edilirken, biri İktidarın MSB koltuğuna oturtuldu. Askerlerin elinden alınan binlerce silah kayboldu. TSK envanterinden silindi.
“İşin en kötü yanı, yüce Allah, Hazreti Peygamber ve Kuran-ı Kerim adına konuşan mürteci sürüsünün devlet düzeninde iktidarı ele geçirdikten sonra azmasıdır… Siyasal cehalet ise gericiliğe davettir. Siyasetin cehaleti, cehaletin ise din sömürüsü üzerinden toplumsallaştırması ile sermayenin güdümünde hortlamış olması bir tesadüf değildir”. İlhan Selçuk…
Okuryazarlığı dahi olmayan sıradan bir imam. Siyonistler tarafından eğitilmiş. Müritler toplamış, her alana sızmış. El etek öpmek için herkes; “sosyal demokratlar, sosyalistler, liberaller, faşistler, dinciler ve cümle dindarlar”. Yetti mi? Yetmedi! Askerler, polisler, öğretmenler, yargıçlar, siyasiler, bürokratlar, belediye başkanları. Sporcular Sanatçılar! Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı bir köpeğin boklu donunu koklamak için sıraya girip devletten yurt dışı harcırah alıp Amerika yolunu tuttular.
O imam için; bu imam ve avenesi tarafından kutlu doğum haftası uydurdular. Hem de 23 Nisan haftası içinde! Salya Sümük İmam Efendi cehaleti peşinden sürüklenmeye başarmıştı. TSK personeli kumpas davalarıyla çiğnendi… TSK terör yatağı ilan edildi. Devletin arşivi tarumar edildi. Tepeden tırnağa yağlamalı yıkamalı olimpiyatlar düzenlediler. Hoca efendi diyerek bir sümüklüyü kâinat imamı ilan ettiler. Yere göğe sığdıramadılar. Ne istediyse verdik. Dön gel artık, bitsin bu hasret diye feryadı figan içinde çağrı yaptılar. Öyle bir an geldi ki tüm yamuk işler ortaya döküldü.
İmamın imama karşı darbe girişimi ve Allah’ın lütfü…
15 Temmuz sonrası Siyasi Sonuçlar: Rejim Değişikliği ve Güç Yoğunlaşması ülkenin canına okudu. Darbe olmadı girişi de kaldı. Ancak Sistem Değişikliği geldi. Süreç, Türkiye'yi parlamenter sistemden “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne” taşıyan en büyük kırılma noktası oldu. Karar alma mekanizmaları tamamen tek bir merkezde toplandı. Türkiye demokrasiden hızla kopmaya yağmalanan koskoca bir kasaya dönüştürüldü.
İktidar, bürokraside ve siyasette kaybettiği Gülen cemaati kadrolarının yerini doldurmak ve siyasi tabanını korumak için milliyetçi (MHP) ve geleneksel dini yapılarla (Tarikat ve Cemaatlerle) yeni ittifaklar kurmak durumunda kaldı. Güvenlikçi Politikalar, Devlet rasyonalitesi, sivil alanın özgürleşmesinden ziyade tamamen "beka" ve "güvenlik" eksenli bir rotaya evirildi.
KHK Rejimi ve Liyakat Krizi ülkeyi batıdan kopartıp yönünü Ortadoğu’ya çevirdi. Dinci akım hiç bu kadar apansız ve cesur olmamıştı.
Olağanüstü Hal (OHAL) ve KHK'lar: Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile 130 bine yakın kamu personeli ihraç edildi. Bu durum, yargı denetiminden uzak kitlesel tasfiyeler ürettiği gerekçesiyle derin bir hukuki tartışma başlattı. [
Yargının hızla Siyasallaştı. Gülen yapılanmasının yargıdaki hâkimiyeti kırılırken, boşalan kürsülere partili veya farklı cemaat referanslı isimlerin atandığı iddiaları, yargıya olan toplumsal güveni ciddi oranda zedeledi. İktidarın il, ilçe başkanları hâkim ve savcı yapıldılar.
Liyakat İlkesinin Çöküşü: Hukukun üstünlüğü ve liyakat ilkesinin yerini "bağlılık" ve "sadakat" kriterinin alması, devlet mekanizmalarının işleyiş kalitesini düşürdü.
Dini Grupların Devletle İlişkisi: Kadro Paylaşımı ve "Pasta" Kavgası sıradanlaştı. Çoklu yağma hızlı erozyon devlettin önemli makamlarını işgal etti.
Boşalan Kadroların Paylaşıldı. Devlet ortaçağ artığı tarikat ve cemaatlerce yeniden ele geçirildi. FETÖ'nün tasfiyesiyle İçişleri, Sağlık, Adalet ve Milli Eğitim gibi kritik bakanlıklarda oluşan devasa kadro boşlukları; Menzil, İskenderpaşa (Nakşibendî kollar), Süleymancılar gibi diğer tarikat ve cemaatler tarafından paylaşıldı ve dolduruldu. Güç ve Holdingleşme siyasal İslamcıların tekeline geçti. Günümüzde dini yapılar sadece inanç merkezleri değil; kamu ihalelerinden pay alan, vakıf ve dernekler üzerinden kamusal bütçeleri (örneğin Milli Eğitim projelerini) yöneten devasa ekonomik ve bürokratik holdinglere dönüştü.
İmamların karşı karşıya gelmesi, toplumun genel çıkarından ziyade, aynı kökten beslenen iki gücün devlet mekanizmalarını ele geçirme kavgası kanlı bitti. Allah'ın lütfü dönemi başladı. Darbe girişiminin ardından yaşanan kitlesel ihraçlar, tasfiyeler ve rejim değişikliği gibi süreçlerin, iktidar tarafından sistemi yeniden dizayn etmek için bir fırsat olarak kullanıldı.
Ders Alınmadı. İçlerindeki kin ve düşmanlık farklı kulvarla daha aktif oldu. Muhalefet ve seküler kesimler, devletin bir cemaatten temizlenirken diğer cemaatlere alan açmasını, Tarihten ders alamayan devlet yeni 15 Temmuz risklerine açık hale getirildi.
Devlet, 2016 sonrasında kurumsal olarak "arındırılma" iddiasıyla yola çıkmış olsa da, pratikte "tek bir yapının tekelinden çıkıp, pasta payı isteyen çoklu dini/siyasi kliklerin koalisyonuna" dönüştü. Bu durum, devlet mekanizmasının modern, seküler ve liyakate dayalı bir yapıya kavuşmasını engellemiş; devlet aygıtını "ele geçirilmesi gereken bir fetih alanı" olarak gören zihniyetin devam etmesine neden oldu.
Can Dündar anlatıyor…
“15 Temmuz 2016 günü Barcelona’daydım. Silivri’den çıkalı 5 ay olmuştu. Hem yaşadığım kaostan bir süreliğine uzaklaşmak, hem de çalıştığım kitabı tamamlamak için kısa bir tatile çıkmıştım. Akşamüstü telefonum çaldı. Cumhuriyet yazı işlerindeki arkadaşım, boğaz köprüsü üzerinde bir hareketlilik olduğunu, askerlerin geçen araçları çevirdiğini söyledi. “Darbe girişimine benziyor”. Dedi. İnanamadım önce tabii... Gerçi Ağustos yaklaşıyordu. Ordunun üst kademesinde büyük operasyon yapılacağına dair haberler geliyordu. Ama kimsenin aklına bir darbe girişimi gelmiyordu. Saatler ilerledikçe durumun ciddiyeti anlaşıldı. Hemen ertesi sabah ilk İstanbul uçağına yer ayırttım. O gece, televizyon ve telefon başında sabahladım. Sabah, başka bir Türkiye vardı artık…
Ve avukatlarım o Türkiyecin hapisten yeni çıkmış ve bir suikast girişimi atlatmış benim gibi biri için çok tehlikeli olduğunu söyledi. Bir süre daha Avrupa’da kalmamı tavsiye ettiler. O “bir süre” bu hafta 10. yılını doldurdu.
15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin olduğu gibi benimde kaderimi değiştirdi. O hafta röportaj için gelen bir Alman televizyon ekibine söylediğim hâlâ savunuyorum. Adolf Hitler için 24 Mart 1933 Reichsatag yangını neyse, Erdoğan içinde 15 Temmuz 2016 o oldu. İki olay 93 yıl arayla benzer sonuçlara yol açtı. Alman parlamentosunda çıkarılan yangın, Hitler’e büyük bir cadı avıyla muhaliflerini yok etme ve mutlak iktidara el koyma şansı yaratmıştı. Erdoğan bu acemi darbe girişimini aynı amaçla kullandı. İki olayda da anayasal haklar ve hukuk rejimi kararnamelerle yok edildi. Eski kadrolar hızla tasfiye edilip yerine yeni nizamın hizmetlileri atandı. Erdoğan bu girişimi, tek adam rejimine basamak yaptı; olağanüstü hâl ilan ederek önce ülkenin, biri hariç bürün partilerini çevresinde topladı. Dokuz ay sonra bir referandumda da parlamenter sistemi lağvedip otokratik bir başkanlık sistemini halka onaylattı. Yanlış anlaşılmasın bunun baştan bit komplo olarak kullanıldığı, darbecilerin tamamen suçsuz olduğu senaryosuna inanmıyorum. Ama Erdoğan’ın “Allahın lütfü” diye adlandırdığı bu girişimin tek adam yönetiminin de anahtar olduğu kesin. 10 yıl önceki o iç savaş manzarasına bugünden bakınca görünen, kanlı bir rejim değişikliliğidir”…






