BİLİMİ YOK SAYAN… BİLİM KURUMU!

“Gerici eğitim sistemi ile beyinleri yıkanan genç kuşaklar, yönetimde görev aldıkları zaman; ülke çıkarlarını değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaktır”. Emile Zola…

Gündem Yayın: 26 Nisan 2026 - Pazar - Güncelleme: 26.04.2026 23:37:00
Editör -
Okuma Süresi: 8 dk.
Google News

BİLİMİ YOK SAYAN… BİLİM KURUMU!
“Gerici eğitim sistemi ile beyinleri yıkanan genç kuşaklar, yönetimde görev aldıkları zaman; ülke çıkarlarını değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaktır”. Emile Zola…
Bursa Uludağ Üniversitesi Doç. Dr. Öznur Özdemir’in hazırladığı, “İslam Tarihinde Katılımlı Dua Örneği Olarak Yağmur Dualarının Eko-Teolojik Analizi (VII.–XI. yy)” başlıklı uluslararası proje TÜBİTAK 2515-COST Aksiyon üyeleri Ar-Ge Destek Programı çerçevesinde 3 milyon Liralık hibe kazanmış. (60 Bin Avro)
Daha önce hibe alan bir başka proje; İmam hatip lisesi öğrencisi Levent Akbaba’nın TÜBİTAK Bilim Fuarı için hazırladığı “Okunmuş fasulye” Projesi’ örtü altı sera üretiminde kullanılabileceği düşüncesiyle hibe almaya hak kazanmış.
“Okunmuş fasulye” projesine onaylayıp hibe veren, TUBİTAK bilim kurulu; İlayda Şamilgil'in hazırladığı, “Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem”… Başlıklı projeyi reddediyor. Reddedilen bu proje 2014 yılında Polonya'da düzenlenen "First Step to Nobel Prize" fizik yarışmasında 80 ülkenin projeleri arasında birinci oluyor.
“Bilim üretemezsen köle olursun”. Sözü açık ara diyor ki;  Liyakatsizlik ve niteliksizlik ülkeyi bitirme noktasına getirdi. Üniversitelerin "kışla" değil, "akıl merkezi" olduğu; bilimin ulemaya değil, hakikate ve veriye sorulduğu, toplumun geleceği olan yeni reformlar ve müspet ilme dayalı bir anlayış üzerine inşa edilmesi gerçeğini savunmuyorlar. Gerici eğitim sistemi ile beslenen gençler ülkenin geleceği değil, olsa, olsa siyasetçinin ahır uşakları olur.
Türkiye'de 2018 yılında gerçekleştirilen ve yardımcı doçentlik kadrosunun kaldırılıp yerine "doktor öğretim üyesi" kadrosunun getirilmesiyle sonuçlanan düzenleme, akademik camiada liyakat, nitelikli yayın ve unvan dağıtımı konuları çözülmenin, liyakatsizliğin önünü açarken üniversiteler bir siyaset ağına dönüştü. Düzenleme sonrasında "kişiye özel ilanlar", akademik kadroların yandaş kazanımı akrabaların kadro aldığı vasatlığın hüküm sürdüğü sözde “bilim” yuvaları haline dönüştü. Müspet bilim, yavaş ama sistematik olarak yerini hurafeye kaydırdığı, bugün ülkede üniversitelerin çoğunluğunun çöp olduğu ortaya çıktı.
Ülkede bilerek ve isteyerek “Bilim-Hurafe” çatışması yaratıldı. Eğitimde "milli ve manevi değerler" ekseninde yaşanan dönüşümün, bilimsel pozitivist yaklaşım yerine dinsel inançlara dayalı "sözde bilimsel" bir yaklaşımı teşvik ettiği yönünde endişeler dile getirilmektedir. Fen bilimleri müfredatı ile günlük hayatta aileler tarafından aktarılan bilim dışı inanışların çatıştığı ve hurafelerin eğitim sisteminde etkili olması 24 yılın açık göstergesidir.
Cehaletin hüküm sürdüğü bir ülkede, siyasetçi esnafı veya ciddi siyasetçi, yoksulluktan çıkış yolunun ancak bilimle ve üniversitelerin yüksek nitelikli bilim insanı yetiştirmek amaçlı en iyi olanaklar yaratarak ve yatırım yapmakla pek ala mümkün olduğunu biliyorlar. Bugün bunlar, bu liyakate uyarlanacak kapasiteye sahip değildir. Buda çürümenin en açık işaretidir.
Türkiye'nin akademik ve idari yapısındaki liyakatsizlik, niteliksizlik ve üniversitelerin bilimsel üretimden uzaklaşması nasıl izah edilir. Bilimsel bilginin üniversitelerden ve büyük araştırma enstitülerinden çıktığını, bu kurumların zayıflatılmasının ise ülkeyi dışa bağımlı ve teknolojik olarak geri bir noktaya getirmiş olması ihtiyaç duyulan tüm sistemlerde köle olmanın açık ara izahıdır.
Ülkede çok Üniversite olması bilim yerine Liyakatsizlik ve Akademik Çöküşü getirmiştir. Üniversitelerde liyakatsiz rektör atamalarının ve akademik kadrolardaki nitelik kaybının, bilimsel üretimi baltaladığı, akademik özgürlüğü tehdit ettiği ve kurumları işlevsizleştirdiği yansımalardan hiç kimse rahatsızlık duymuyor. 
Bugün Üniversitelerin Bilimsellik ürettiğini söylemek yalanın ve günün kurtarılmasının ötesinde hiçbir şeydir. Bilimsel üretim bir ekosistem meselesidir; özgür düşünce, liyakatli kadro ve yeterli bütçe olmadan sadece "kâğıt” üzerinde kalmaya mahkûmdur. Üniversiteler, evrensel bilgi üretmek yerine günü kurtaran bürokratik yapılara dönüştüğünde, alınan unvanlar da akademik bir başarıdan ziyade birer memuriyet derecesine dönüşüyor. 
Bu durumun en somut zararı ise beyin göçü. Nitelikli bilim insanları bu "unvan enflasyonu" ve liyakatsizlik içinde nefes alamadıkları için imkân buldukları an yurt dışına gidiyor. Geriye ise maalesef bilimsel derinliği olmayan, sadece kadro dolduran bir yapı kalıyor. Bu kadrolara insanlık için hiçbir anlam taşımayan projelere geçit vererek toplumsal erozyonun fitilini ateşliyor.
Mevcut şartlarda, Türkiye'de akademik özerklik ve bilimsel kalite yeniden öncelik haline getirilemeyeceğini, çöküşün geri dönüşü olmayan bir noktaya geldiğini biliyoruz. Üniversitelerde sahte diplomalı sözde “Akademisyenlerden” söz ediliyor. Üniversiteler birer sahtekârlıklar yığını olarak işaret ediliyorsa. Bilimsel güvenliği yoktur. Sadece işsiz yığınlarının adresi olarak kalacaktır.
Üretim Eksikliği artık bilinen bir gerçek.  Türkiye'de bilimsel çalışmaların üniversite merkezli yürüdüğü ancak araştırma kalitesinin düştüğü, uluslararası işbirliklerinin azaldığı ve teknoloji geliştirme kapasitesinin sınırlı kalması liyakatsizliğin ürünüdür. Yardımcı Doçentlik kaldırıldı. Hiç makalesi olmayan Binlerce doçent profesör oldu. Bu unvan dağıtımını veren ülke bu erozyon karşılığında geleceğe dair ne beklemektedir.
"Makalesiz Profesör" ve Akademik Kadro Sorunları, üniversitelerde 1.200'den fazla bölümde profesör bulunmadığı, özellikle yeni açılan bölümlerde akademik kadro eksikliği yaşandığı ve bu durumun eğitim kalitesini düşürdüğü iddiaları gündeme gelmektedir. Çok üniversite beraberinde niteliksizliği de beraberinde taşımaktadır. Nitelik sorunları nedeniyle "yayın için yayın" kültürü geliştiği ve akademik unvanların, bilimsel üretimden ziyade sayısal verilere (yayın sayısı) dayalı olarak verildiği yalan mı?
Türkiye'de yükseköğretim, niceliksel (üniversite sayısı) büyüme yaşarken, niteliksel (bilimsel üretim, liyakat) açıdan ciddi bir akademik çöküş ve kadrolaşma tartışmaları yaratmıştır. "Sahte diploma" ve "Şaibeli akademik unvan" iddiaları, bilimsel güvenliğin temelini oluşturan etik dürüstlük ilkesini tamamen sarsmış durumda.
Bu tablonun yarattığı kaçınılmaz sonuçlar; Enflasyonist Diploma çokluğu, üniversiteler bilim üretmekten ziyade, işsizliği birkaç yıl erteleyen ve piyasada karşılığı olmayan kâğıt parçaları dağıtan birer "vakit geçirme" merkezine dönüştü.
Kurumsal Çürüme,  sahtekârlıkların sistematik hale gelmesi, liyakatli olanın sistem dışına itilmesine, niteliksiz olanın ise karar verici konumlara gelmesine neden oluyor. Bu da kurumun kendi kendini onarma yeteneğini yok ediyor. 
Bilimsel İzolasyon var. Uluslararası camia bu çöküşü gördüğünde, Türkiye kaynaklı yayınlara ve diplomalara olan güvenini tamamen çekecek, bu da Türkiye’nin dünyadan kopuk bir "akademik ada" haline gelmesi olacaktır.
Bilimsel güvenliğin olmadığı bir yerde, üniversiteler sadece siyasi veya bürokratik birer "kadro deposu" işlevi görür. Bu noktadan sonra dönüşün ancak tüm sistemi kökten sıfırlayacak, çok sert ve radikal bir şeffaflık reformuyla mümkün olabilir. Türkiye bu ağır sarmaldan kurtulması şarttır.

 

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.