TOPLUM! Bilişsel Çelişki ve Güçlüye Hayranlık…
Toplum, sahneye çıkardığı aktörlerin talanını hırsızlığını şerefsizliğini gördüğünde önce bir bilişsel çelişki yaşar. Sonra Dilenci duası ile şükrederken, dilenci bedduası ile adalet olacağına inanır.

TOPLUM!
Bilişsel Çelişki ve Güçlüye Hayranlık…
Toplum, sahneye çıkardığı aktörlerin talanını hırsızlığını şerefsizliğini gördüğünde önce bir bilişsel çelişki yaşar. Sonra Dilenci duası ile şükrederken, dilenci bedduası ile adalet olacağına inanır. Sistemsel adaletsizliğe karşı hukuki veya toplumsal bir eylem geliştiremeyen bireyler, çaresizlik hissini bastırmak için metafiziksel bir adalete sığınırlar. Kısaca bedduaya. Pasif bir direniş biçimi olarak "beddua" ile ardından "ilahi adalet" beklentisi, aslında bireyin kendi sorumluluğundan kaçma ve dünyevi adaletsizliği kabullenme mekanizmasıdır. Çaresizlik bu beklentinin örtüsü haline gelir. Bu durum, adaleti kurumsal yollarla aramak yerine, kaderci bir teslimiyete dönüşür. Artık adalet; adil değildir.
Koruyanlar korunanların kendi anlayışıyla paralel olduğunu unuturlar. Çünkü küçük hırsızlar gündemde kalırken, büyük hırsızlara duyulan hayranlık, “bal tutan parmağını yalar” teselli içinde unutur. Halk küçük hırsızdan nefret ederken, büyük hırsızı tepesinde taşır. Bu anlayış toplum erozyonudur.
Bu kaçış genellikle "Bal tutan parmağını yalar" gibi rasyonalizasyonlarla sağlanır. Büyük hırsızlıklar sistemsel ve soyut kaldığı için kitleler tarafından kanıksanırken, küçük hırsızlıklar daha somut olduğu için nefretin ana hedefi haline gelir.
Koruyanlar ve Korunanların Paralelliği…
Koruyanlar, korunanların kendi anlayışıyla paralel olduğunu unuturlar. Korunan hırsızları savunanlarda açıkça koruyanlardır. Güç sahiplerini koruyan alt kademeler veya geniş kitleler, aslında korudukları yozlaşmış zihniyetin bir parçası olduklarını veya o zihniyetten beslendiklerini çok iyi bilirler. Ahlaki aşınma tavandan tabana yayıldıkça, normalleşme başlar. Sosyolojik kırılma cehaletin mi, güçsüzlüğün ve çaresizliğin örneği olabilir mi? İnsanlar neden güçsüz ve çaresiz ve korkaklık sarmalına teslim olur? Korkunun altında yatan tek kelime “beklentidir”.
Sosyolojik kırılmalar ve kitlelerin bu eylemsizlik sarmalına teslim olması, tek başına cehaletle açıklanamaz; bu durum çok daha derin bir güçsüzlük, çaresizlik ve kurumsallaşmış korku mekanizmasının ürünüdür. Cahil insan ne olduğunu anlamayabilir, ancak ne olduğunu çok iyi gördüğü halde ses çıkaramayan kitleler cehaletten değil, felç olmuş bir iradeden muzdariptir. Kitlelerin güçsüzlük, çaresizlik ve korku sarmalına teslim olmasının sosyolojik ve psikolojik nedenleri vardır.
Öğrenilmiş Çaresizlik.
Toplumlar defalarca adaleti aramayı deneyip her seferinde duvarlara çarptıklarında, öğrenilmiş çaresizlik evresine geçerler. Bu iş metaforlara dilenci bedduasına dönüşür. Siyasi argümanı devlet yerine koymanın sonucu budur. Yaşamın tüm evreleri artık partinin keyfiyetine kalmıştır. Böylelikle "Ne yapsak değişmeyecek" inancı toplum içinde dalga, dalga yayılır. Bu aşamada eylemsizlik, mantıklı bir hayatta kalma stratejisi gibi görünmeye başlar. Sosyolojik kırılma, cehaletten ziyade bu kolektif umutsuzluğun tescilidir.
"Hayatta Kalma" Kaygısı korkuyu artırırken, geçerli zannedilen yaslar artık hükümsüzdür. Tüm metaforlar “Ahlakın Önüne Geçer”…
Ekonomik veya sosyal olarak güvencesiz bırakılan kitleler, piramidin en altındaki fiziksel hayatta kalma (barınma, açlık, işini kaybetmeme) kaygısına mahkûm edilir. Büyük ahlaki ilkeler, adalet ve dürüstlük arayışı, ancak temel ihtiyaçlar güvence altındayken sürdürülebilir. Sistem kitleleri öylesine muhtaç ve bağımlı kılar ki, birey "büyük hırsıza" ses çıkarmak yerine kendi küçük dünyasını koruma derdine düşer.
Her yazımda dikte ediyorum. “Akıllı toplumlar”; hırsızları sürekli kutsamak, İlahi adalete havale etmek yerine elindeki gücü yine hırsız lehinde kullanıyorsa böyle bir toplum için kullanılacak tek kelime. Ahmaklıktır.
Güç Asimetrisi ve Yalnızlaştırma… Toplum bu karanlığın içine itildi.
Hem çağdaş hem hırsız. Bu kadar hırsızı bol olan başka ülke var mıdır?
İnsanlar hem bir yanlışa ortak olup hem de kendilerini "iyi, ahlaklı ve temiz" olarak görmeye devam ederlerken ortaya bir çelişkiler yumağı çıkar.
Bu çelişkinin yarattığı suçluluk duygusuyla yüzleşmek (yani "Biz ne yaptık, bunu biz seçtik/göz yumduk" demek) çok ağır bir psikolojik bedel gerektirir. Suçu tamamen "hırsıza" yüklemek, toplumu bu ahlaki yükten ve aynaya bakma zorunluluğundan kurtarır.
Büyük hırsızlar ve aktörler; örgütlü, güçlü ve korunaklıdır. Buna karşılık sokaktaki birey tek başınadır.
Sistem, bireyleri atomize ederek birbirinden kopararak dayanışma bağlarını zayıflatır. Yanında kimsenin durmayacağını, ses çıkardığında bedeli tek başına ödeyeceğini bilen birey, rasyonel bir korkuyla geri çekilir. Bu korkaklık değil, gücün devasa orantısızlığı karşısında ezilme refleksidir.
Bedel Ödeme Adaletsizliği… Gönüllü kulluk!
Toplum, ses çıkaranların (aydınların, dürüst insanların, gazetecilerin) sistem tarafından nasıl cezalandırıldığını ve yalnız bırakıldığını izler. Bu korku kalıcıdır. Toplumsal hafıza, "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" pratikleriyle doludur. Bu söylem kendisi için düsturdur. Bu durum, dürüstlüğü ve cesareti ödüllendiren bir mekanizma kalmadığında, korkunun en egemen sığınak haline gelmesine yol açar. Çünkü bu korku iki yüzlü korkakların öne çıkmasıyla bastırılır.
Yaşanan kırılma cehaletin değil, sistemin bireyi tamamen kuşatarak çaresiz hissettirmesinin ve onu metafiziksel çözümlere (dilenci duasına) mahkûm etmesinin bir sonucudur.
Toplumun bu felç durumundan çıkabilmesi için gereken "ortak güven duygusu" ve "örgütlü dayanışma" bağları geçmişte nasıl kuruldu? Bu sarmalı kıran tarihsel bir toplumsal uyanış modelini okumalıdır.







