ÇIKAR! SUSMAK KABULLENMEKTİR…
Demokrasi isyanların rejimidir. Demokrasi insan yaşamı için kutsaldır. Demokrasi, sadece bir seçim sistemi değil, aynı zamanda bireyin yaşam hakkını ve onurunu kutsal sayan, vatandaşın aktif katılımıyla meşruiyetini sağlayan bir yönetim gerçeği olduğunu n

ÇIKAR! SUSMAK KABULLENMEKTİR…
Demokrasi isyanların rejimidir. Demokrasi insan yaşamı için kutsaldır. Demokrasi, sadece bir seçim sistemi değil, aynı zamanda bireyin yaşam hakkını ve onurunu kutsal sayan, vatandaşın aktif katılımıyla meşruiyetini sağlayan bir yönetim gerçeği olduğunu ne kadar anlıyoruz? Yoksa bizler demokrasi palavrası içinde birileri için kullanılan aparatlar mıyız? Oysa Demokrasi, en temel insan hakları olan yaşama, özgürlük ve kişi güvenliği haklarını koruma ve dokunulmazlığı üzerine inşa edilmiştir. Demokrasi birilerinin bindiği tramvay, istediğinde binip inilecek raylı sistem değildir.
Demokrasi, yönetilenlerin haklarını korumayı amaçlar. Bu işleyiş kurumlar vasıtasıyla uygulanır. Demokrasi, halkın egemenliği temeline dayanan bir yönetim biçimi olarak, vatandaşların doğrudan ya da temsilciler vasıtasıyla aktif rol aldığı bir sistemdir. Demokratik kurtuluş ve özgür yaşam, insan varoluşu için hürriyet olgusunun taşıdığı önemin ta kendisidir.
Toplumsal ve siyasi atmosferde; çaresizlik, adaletsizlik ve değerler… Tek, tek yitirildi.
Bir karış toprağınız var. Güvende değil. Bir canınız var güvende değil. Açsınız, açıktasınız. Çaresizsiniz. Sesinizi duyan yok. Bu topraklarda alçaklık o denli hâkim kılındı ki! Savaşacak halimiz yok.
Köpeklerin en büyük korkusu sahipleri ölürse, aç kalma korkusudur. Her fırsatı değerlendirirler. Önlerine konulan yaldan daha fazlasını isterler. Zamanları; sırtlarını dayadıkları iktidar süresi kadardır. Ülkede siyaset ahlakının temeli bu anlayışla örtülüdür.
Doyumsuzluk, ilkesizlik… Sürekli olarak kendi çıkarını milletin çıkarlarının önünde tutarlar. Çıkar kaynağı milletin ta kendisidir. Sürekli toplum yanlısı olduklarını ifade ederler. Aslı yoktur. Politik ya da toplumsal bir eleştiriye aldırış etmezler. Onların ahlaki değerleri fırsatçılık, sadakatsizlik ve çıkarcılık üzerine kurulmuştur. Gücün kalıcı olmadığını, çıkar ilişkisi bittiğinde sadakatin de biteceğini bilirler. Zaman çok kıymetlidir. Siyasetin ilke ve değerleri bu ahlak zafiyeti içinde kişisel çıkarlar ve güç odaklarına göre şekillendiği bilinen gerçektir.
Fırsatçıdırlar. İktidarın yanındadırlar. İnsanoğlu bir kez tatmasın iktidar gücünü, almasın paranın tadını. Ne ar dinler, ne ahlak. Eğer ki doğuştan ahlak yüklenmemişse, her gün resetlemek fayda sağlamaz. Bunlar her dönemin kullan at siyasetinin taşeronlarıdır.
Zamanın darlığını bilirler ve devlete emanet edilmiş olan milletin malına çökerler. O kadar arsızlaşırlar ki kişi özel mülküne göz dikerler. Onlar için toplumsal çıkar yoktur. Kişisel çıkarları için doğayı katlederler.
Bu kurumların başında olanlar rahatsızlık duymuyor!
Adaletin zedelendiği ve kolluk güçlerinin kontrolsüz hareket ettiği ortamlarda toplumsal huzursuzluk, kaygı ve umutsuzluk artar. Hukukun üstünlüğünün olmadığı durumlarda güven ortamı yok olur, bu da toplumsal çatışmaları tetikler.
Kolluk güçlerinin (Emniyet, Jandarma, Sahil Güvenlik) anayasal ve yasal temel görevleri, kamu düzenini sağlamak, güvenliği tesis etmek ve bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak üzerine kuruludur. Bu görevlerini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ilgili kanunlar çerçevesinde kullanır. Demokratik ülkelerde toplumsal fayda vardır. Kişilerin çıkarı yoktur.
Türk yargı sistemi, hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde, temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve hukuk devletinin işleyişini esas alır. Bu kapsamda adil yargılanma hakkı, bağımsız ve tarafsız mahkemelerde makul sürede yargılanma ilkesini güvence altına alır.
Türkiye’nin her tarafında bir talan var. Bu talanda bölgesel bir ayrım yok. Akbelen direnişi meclise taşındı. Komisyon kurulup araştırılsın teklifi AKP ve MHP oylarıyla reddedildi. Bu vekiller hangi ülkenin vekilleri? Sorusunun yanıtını nasıl olmalıdır.
Halkın oylarıyla seçilirler. Atatürkçülükleri sahtedir. Dinleri sahtedir. Milliyetçilikleri sahtedir. Hem dini, hem de milliyetçiliği baskı olarak kullanırlar. İhale takipçiliği onların yasama görevleridir. Aldıkları komisyonların çeşitliliği ahlaklarının küçüklüğünü, büyüklüğünü gösterir.
Bunların arasından ihale zenginleri fışkırır. Halk kendine pay alamayınca yoksulluğa “kader” der. Talan ve vurgunun başoyuncusu planlayıcısı hep araka planda kalır. Vurgun ve talan sağcı düşüncenin ana gövdesindeki akıldır.
Sağ iktidarların en bildik söylemidir kendisini eleştirenleri “vatan haini” ilan etmek. Her ayıbını “ezan, bayrak, Kuran” nutuklarıyla örtmeye kalkışan bu anlayışın vatan sevgisi de hayli ilginç. Vatan topraklarının altını küresel maden şirketleri ile onların taşeronluğunu yapan yerli ortaklarına, toprağın üstünü de beton lobisine peşkeş çekmekten hiç rahatsız olmuyorlar. Çünkü onlar için vatan toprakları yağmalanacak ganimet. Sahip çıkanlar vatan haini. Sahi vatan haini kim?
Bu toprakları, kişi hak ve çıkarlarını koruması gereken kurumların tavrı. Güçlerini anaysa yerine bir şirketten, bir siyasetçiden alıyor olması bu ülkedeki demokrasi ve yargının nasıl zincirlendiğinin açık göstergesi değil midir?
Madenlerden geçinen insanlarımızın sayısı bir avuç iken zeytin ve zeytin ürünlerinden geçinen insanların sayısı üreticisinden toplayıcısına, işlendiği fabrikadan pazarlamacısına, ihracatçısına kadar on binleri buluyor. Ülke ekonomisi için ürettiği katma değer açısından da zeytin, madencilikten ve turizmden daha yüksek. Türkiye’nin zeytin ve zeytinyağı ihracatından elde ettiği gelir yıllık 476 milyon dolar. Turizm sektörünün yıllık geliri 61 milyon dolar. Peki, madencilikteki gelirimiz? Sadece 6.5 milyon dolar.
Ülke ekonomisi için ürettiği katma değer açısından da zeytin, madencilikten ve turizmden daha yüksek. Zeytin, çıkarılacak madenlerden daha mı değersiz? Maden rezervi sonuçta sınırlı. Rezerv bitince şirketler çekip gidecek. Ama binlerce yıl orada olan zeytinler size asırlar boyu ürün verecek. Sonuçta biri beslerken diğer yok edecek. Çünkü bunlar ülkenin sonunu getirmek için her türlü planı uyguluyorlar. Siyasetin bir zenginleşme aracı olarak kullanılmasına yönelik eleştirilerde, kamu ihaleleri ve devlet imkânlarının küçük bir gruba odaklanması "bir avuç insanı zengin etmek" olarak nitelendirilir.
Ülkede yolsuzluk, kayırmacılık (nepotizm) ve kamu kaynaklarının belirli bir zümreye aktarılması sıradanlaştı.
Demokrasi ile geldiler. Demokrasiyi oligarşiye çevirdiler.
“Demokrasi eğitim düzeyi düşük kitleler tarafından kullanılırsa, demokrasi zamanla gücün küçük bir grubun veya elitin elinde toplandığı bir oligarşiye dönüşür”. Platon. Bugün Türkiye’de bu olmuştur.
Güç merkezileşti. Güçler dengesi ortadan kalktı. Kurumsal erozyon başladı. Popülizm ile Demokrasinin sadece "seçim sandığına" indirgenerek, azınlık haklarının ve hukukun üstünlüğünün göz ardı edildi.
Ekolojik talan, toprak kaybı ve toplumsal/kültürel yozlaşma arasındaki bağlantıya kopardı.
"Popülizm ve yağma düzeni ile talan başlatıldı"… Ormanların, su varlıklarının ve tarım arazilerinin belirli çıkar grupları (popülist politikalar) tarafından, ranta dayalı (yağma) bir anlayışla tahrip edilmesi ile kalmadı. Yağma hareketi kamu kaynaklarının, dışına taşarak özel mülkiyete uzandı. Kolluk güçleri himayesinde yargı zırhıyla korunan iktidar temelinde oluşturulan erozyon “hınç” almaya dönüştürüldü. Toprağın korunmaması, geleceğin kaybedilmesiyle sonuçlanan bir öfke sürecine dönüşür hale dönüştü.
Ekolojik yıkımın nihai sonucunun kültürel ve sosyolojik bir çöküş olduğu artık bir gerçek. Savunulacak hiçbir yönü yok. "Toprakla kavgalı olmak", doğaya, ekosisteme ve tarım kültürüne yabancılaşmak anlamını taşır. İnsanıyla kavgalı olmak "Araplaşma" ifadesiyle, köksüzleşme, kimliksizleşme ve kültürel yozlaşma ile toprağa bağlılığın kaybolmasının toplumu savunmasız ve değerlerinden kopuk hale getirmeye yöneldi.
"Bu topraklarla ve insanıyla kavgalı olmak Araplaşmanın kapısını açmaktır”… Bu topraklar sığınmacı yalanlarıyla 17 milyon köksüz kimliklere işgal ettirildi.






